Bazı kavramlar vardır ki, tarifi ve anlaşılması oldukça zordur. Fakat yine de herkes bunları anladığını bildiğini zanneder. Ya az anlar ya da çok anlar.
Bilim, evrende var olanların, yani gerçek doğruların insan aracılığı ile ortaya konulmasıdır. Günümüzde öylesine baş döndürücü bir biçimde gelişen bilim insanların yetişmekte zorlandığı dal olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuantum fiziğinden, evrenin oluşumuna, insan organizmasından, diğer canlı ve cansız varlıklara, teknolojik ve elektronikten, uzay araştırmalarına kadar ortaya çıkan gerçekler karşısında hayret ve şaşkınlıktan kendimizi alamıyoruz.
Özellikle yaşadığımız çağ adeta süprizler çağı haline gelmiş bulunmaktadır. Hatta şöyle de söylemek mümkündür. Son 25 yılda bilimin gelişmesi önceki zamanlarda ortaya konan bilimsel verilerin tamamından fazladır.
Bilimin temel ilkelerini şöyle sıralamak gerekmektedir. Bu ilkeler ;
1- Sistematik özelliklerin belirtilmiş olması,
2- Genel hüküm olarak ifade edilmiş olması,
3- Anlaşılır olması,
4- Akıl ve mantık süzgecinden geçmiş olması,
5- Değişmez ve kesin olması,
6- Hayata tatbik edilebilir olması.
Bilimsel gerçekler tesbit edilirken bir konu hakkında bilimsel inceleme yapılırken ortaya konulan bilgilerde, yukarıda belirtilen hususlar var ise o derlenen bilgi için bilimsel bir değer kazanmış olur.
Yanlışlar ne kadar doğru diye takdim edilirse edilsin veya bilinsin, ciddi bilimsel araştırmalarda doğrular er veya geç ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla gerek metod konusu, gerekse değişmezlik konusu bilim adamları için oldukça önem kazanmaktadır. Bu önem bilime saygının bir göstergesidir.
Bilindiği gibi müsbet ilimler, duyu organlarınızla kolayca kavranılan canlı ve cansız maddelerle ilgili olaylar ile ilgilenmekte, bunun dışında kalanlarıda, yapılan deney ve tecrübelere dayanılarak ortaya konulmuş olan sonuçların ışığı altında akıl yürütme ve mantık silsilesi ile tesbite çalışmaktadır.
Duyular ve akıl-mantık silsilesi içinde sonuçlandırılamayan bilgiler müsbet bilim sınırları içine girmez. Yani bilimsel metodolojinin süzgeciden geçmemiş, gerçeklik sıfatına kavuşmamış bilgilere müsbet bilim denilemez. Bunlar olsa olsa, teori, tahmin, varsayım, ideoloji niteliğinde bilgilerdir.
Kısaca bilim, vicdanla bütünleşmemiş, akla ve aklın yönettiği tesbitlere gözlem ve tecrübeye, deney ve ölçmeye dayalı bilgilerdir. Bilindiği gibi gözlem ve deneye dayalı, sentez ve kıyasa dayalı, analiz-mantık metodlu bilimsel araştırmalar, her zaman gerçeği bulmada yeterli olmayabilir.
Bu oluş bilim adamlarınca daha dikkatli izlenmekte, bunun sonucunda ortaya yanlış kanaatlerin çıkması engellenmeye çalışılmaktadır.Bu çalışmalar kim ne derse desin bugün farklı bir şekilde kendini doğru olarak ifade edebilmektedir. Bir inceleme, bir görüş, internet vasıtasıyla tüm bilim adamlarınca analiz edilebilmektedir. Yanlışların doğru olarak sunulması çok zorlaşmıştır.
Modern fizik bilimi bugün madde ve madde ötesi gerçeklerinde varlığına inanmaktadır. Günümüzde madde ötesi konularada araştırıcıların ilgi alanına girmiş, bu alanda da pek çok meselelere açıklamalar getirilmiştir.
Madde ötesi varlıklar denildiğinde her şeyden önce akla, oldukça ilginç olan ve tanımı en zor olan boyutlar konusu gelmektedir. Boyut, bir yöne uzanımdır. Tek boyut uzunluk, iki boyut alan, üç boyut hacimdir. ( Fizik cihetle ) ilk bakışta boyutların madde oldukları sanılır. Zira boyut denilen en, boy, yükseklik veya derinlik kavramları, birer geometrik koordinat ifade ettiklerinden, birlikte şuurda uyandırdıkları mekan kavramı ( uzunluk, alan ve hacim olarak ) dolayısıyla madde ile bir tutulmaktadır. Oysa mekan ve zaman boyutları uzayda farklı kavramlarıdır. Madde ise mekan ve zaman boyutları üzerinde taht kurmuş özel bir varlıktır. Ancak zaman boyutu ( Mekan boyutlarına göre ) değişkendir.Bu değişkenlik, bizi ilk maddesel düşünce noktasından her an çekip almakta olduğundan, boyutlar meselesinin pekte kolay kavranabilecek bişey olmadığı anlaşılır. Esasen maddenin üç boyutu’da dahil olmak üzere uzayda sayısız boyutlar, yüzeyler ( manyetik alan ) ve tüneller ( karadelikler )vardır.
Madde ötesi varlık olarak ifade edilen melekler ve cinler kavramı da işte söz konusu bu yapraklar ( alemler ), yüzeyler ( manyetik alanlar ) ve tüneller sisteminde saklıdır.
Yüce Yaratan, sayısız boyutlarda gizli bulunan çeşitli alemlerden birinden diğerine geçme sırrını, ”ledün ilmini” şüphesiz kendine en yakın kullarına öğretmekte ve ayrıca ilmi gelişmeler cihatiyle ( Bütün insanlığa açık tutma anlamında ) bu sırrın kapısını açık tutmaktadır.
Yaratılışımızla ve ölümümüzle ilgili tüm gerçekler işte bu alemler dizisi içerisinde gizlenmiştir.
Bilidiği kadarıyla bütün alemler, fihriste olarak insanda temsil edilmiştir. Onun madde ve ötesi unsurlar ( dört ana madde olan toprak, su, hava, ve güneş ile bir nevi hayat enerjisi olan tabii ruh ve nefis ve ene ) bütün alemlerle irtibatlıdır. İnsan maddi yapısı itibariyle dünya hayatı içinde ölçülebilen özel-mekan boyutlarına tabidir. Fakat madde ötesi yapısı itibariyle sayısız boyutların ve alemlerin etkisi altındadır. Ki insanın bilinmezliği işte bu boyutlarla ve alemlerle olan ilgisinden dolayıdır. Her ne kadar belirtilen konuda en doğru ve en sade açıklamalar çağımız eserlerinde ele alınmış bulunmaktaysa da, çağımız modern fizik bilim adamları da, söz konusu konularla ilgili yani madde ötesi varlıklar hakkında oldukça şaşırtıcı ve yukarda belirtilen ifadeleri doğrulayıcı tesbitler ortaya koymuş bulunmaktadır.
Bilimsel araştırmalarda dengeli düşünmek için inasnların öteden beri iki kaynak vasıtasıyle madde ile irtibatı söz konusudur. Biri Evern denilen dışımızdaki varlık, diğeri ise kendi öz varlığımızdır. Aslında insanın kendini bilmesi bir bakıma dışındaki varlığı bilmesi gibidir. İnsan hakkında ne kadar yeni bilgiler, incelemeler, tesbitler ortaya konursa konulsun onun içindeki sırların, tıpkı Evren gibi keşfedilmekle bitmeyeceği bilim adamlarınca ifade edilmektedir. Beden ve ruh olarak insan, bir bütün yapıya sahip olması bir tarafa, her organıyla, her duyusuyla, her fonksiyonuyla bir gözlem konusudur. Genelde bütün varlıklar kendi iç alemlerinde meydana gelen fiziki, kimyevi, biyolojik olayları bilemez. İnsan ise bu genellemenin dışındadır. Zira akıl ve idrak sahibidir. Çevresindeki varlıkları inceleyerek veya bilimsel tesbitlerin ışığında kendi iç dünyasında meydana gelen olaylardan bilgi sahibi olabilir. Dolayısıyla dış alemde keşfedilmeyi bekleyen her varlık ve her olayın direk veya endirek insanla ilgisi vardır. Bir bakıma bütün bilimlerin birleşme-ayrışma vasıtası insandır, denilebilir.
İnsan söz konusu özellikleri itibarıyla bir taraftan ilmi gelişmenin mihenk taşı diğer taraftan dış alemi tanımada bir kıyas, bir ölçü ve kaynak vazifesi görür.
Bu sebeple ilmi incelemelerde insan varlığının göz ardı edilmesi halinde isabetli gelişme kaydetmek mümkün değildir. Dolayısıyla insanı tanıma meselesi, bütün ilimlerce hayati önem taşır. Zira ilimlerin amaç, hedef ve sınırı bu tanım üzerine bina edilir.
Ancak çağımız eğitim müesseselerinde, görüldüğü kadarıyla adeta maksatlıymış gibi insan gözardı edilmekte, gayesiz bir şekilde tabiattan, dış alemden dem vurmaktadır. Ki mikyassız, ölçüsüz, gayesiz bir şekilde yapılan bu tanımlamaların, tesbitleri bir çoğu eksik, kusurlu ve yanlış olarak resmi kayıt altına alınmış durumdadır.
Zira, ”KİM”, “NECİ”, “NASIL” soruları cevaplanmadan, yani insan, kendisi hakkında doğru ölçüler edinmeden, dış alemle meşgul olması halinde her zaman yukarda belirtilen akibetle karşı karşıya kalır ki, bu taktirde yanlış telakkilere kapılarak gerçeklerden uzaklaşır, ya da şaşkınlık ve korkudan sapık telakkilere kapılarak insanlıktan çıkar.
Eşyanın nitelikleri ne denli tespit edilirse edilsin gaye ve hedefi tayin edilmeden yani kim tarafından ne için olduğu dikkate alınmadan gerçekler açıklığa kavuşturulamaz. Bu itibarla da, eşya hakkında ”Gerçek Bilgi”ye sahip olunamaz. Gerçek bilgi sahibi olmayana da Aydın kişi denilemez.
Bu sebeple hayatı kendi kurduğu düzenle olayların sürüklediği istikamette yaşayanlar, hayatı; maddeden çıkardıklarını söyledikleri materyalist nizam içinde yaşayanlar veya yaşamayı planlayanlar tarih boyunca hiçbir zaman gerçek bilgiye sahip olamamışlar, hep yanılmışlardır. Ki neticede hayatın gerçeği ile ilgili olarak hiçbir zaman doğru bir bakışa sahip olamamışlardır.
Dolayısıyla insanın, tabitaın bir parçası olarak; şöyle veya böyle var olduğunu iddia edenler de, insanın ve kainatın varlığının spontan ( Kendiliğinden ) olduğunu iddia edenler de, insan veya eşya hakkında her zaman yanlışlara düşmüşlerdir.
Kısaca eşyanın gerçeği, onun yaratıcı ve insan ile ilgisi düşünülmeden anlaşılamaz ki ”şey”in kendisini yaratanla münasebeti düşünülmeden anlaşılmadan gerçekler öğrenilemez.
Bir de bilgi edinmede, duyuların aklı yanıltması hadisesi söz konusudur “ki; bu durumda da gerçek bilgi kaynağının sağlamlığı konusu karşımıza çıkmaktadır.
Sonuç olarak;
Söz konusu suallere, varlığının şuurunda olarak ilmi-mantıki cevaplar bulanlar ( kendini bilenler ) kendi ile dış alem arasında daima bir denge kurarlar ki, bu kişiler, yanlış ve sapık fikirlere kapılmadan doğru ve hikmetli bir şekilde; dış alemlerde bulunan varlık ve olayları ( eşyayı ) insan istifadesine hazır, saadet ve huzur kaynağı nimetler olarak görür ve tanımaya çalışır.
Bu sebeple Hak Aşığı Yunus Emre’ nin dediği ” İlim, ilim bilmektir. İlim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır.” hak ölçüsüne göre, kendimizi bilmeden, ilme ( eşyayı tanımak cihetiyle ) uzanmak, insanı bir takım yanlışlara götürebilir.
Bilimi sadece belirli bir alan ile sınırlandırmaya kalktığımız zaman Kur’an-ı Kerim’ i de bir bilim alanı görmediğimiz zaman işte bu noktada yanlışlığa düşmemiz söz konusudur. Bu nedenledir ki bazı bilim adamları ömürlerinin son dönemlerinde dini bilimler ile ilgilenmemenin eksikliğini hissetmişlerdir. İnançsız bir bilimin, insaı eksik sonuçlara ulaştırdığı artık kabul edilmektedir.
Bilimin değişik açılardan ele alındığı ve asla bilgiçlik taslamayan bu çalışmada işlenen konular ile binlerce ciltlik dolusu kitaplar yazıldığı gerçektir. Ne yazıktır ki yazılanların çoğu bilim ile dini barıştırmaktan ziyade bilimle felsefeyi barıştırmaktan ibarettir. Oysa bilimin temel amacı inançla işe başlamak olmalıdır. Bilim ve inanç birbirleriyle yardımlaşarak çalışmalıdır. Kur’an-ı Kerim incelendiğinde önemle vurgulanan konunun bilim olduğu açıkça görülmektedir. Nitekim her iki alnda da gengesiz gelişmeler söz konusu olduğunda ” Din bilimi ihmal edilip sadece müsbet bilimlere yönelme halinde insanlık şüpheler ile inançtan uzaklaşır, modern bilim ihmal edilip, sadece dini bilimlere yönelme halinde ise insanlık taassup tuzakları ile gerçeklerden uzaklaşır…”
Madde ve mana dengesi iyi kurulmadığı zaman dengelerin bozulduğu görülecektir. İşte bu nedenledir ki gerçek din bilimi verme, önce kitaptakileri öğrenmekle olacaktır…
Nurettin VEREN
30 Aralık 2008 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder