24 Şubat 2009 Salı

Türkiye'de Rejimsel Terör

Ülkemizde terörün gelişimi aşırı sol örgütlenmelerle beraber başlamıştır. Aşırı solun gelişimi ise, dünya sol örgütlenme çabalarıyla paralellik göstermektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyetini göz önünde bulundurarak konuyu ele alacak olursak, aşırı sol alanında kurulmuş olan ilk önemli örgüt, Türkiye Komünist Partisi (TKP)’dir. 10 Eylül 1920 tarihinde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de kurulan TKP örgütünün Genel Başkanlığı’na Mustafa Suphi, Genel Sekreterliği’ne Ethem Nejat seçilmiştir. Kurtuluş savaşı döneminde yasal bir nitelik taşıyan TKP, 1925 yılından itibaren Takrir-i Sükun Kanunuyla yasadışı hâle gelmiştir. 1920-1960 yılları arasındaki devrede dönemin tek organize gücü olan TKP, fazla gelişme alanı bulamamış, kendisini sanat ve fikir hareketi olarak kamufle etmeye çalışmıştır. Bunun yanında, üniversite gençliği içerisinde de dernekler aracılığıyla yan örgütler oluşturarak faaliyetlerine devam etmiştir.

Türkiye’de Marksist-Leninist faaliyetlerin alt zemini, TKP’nin yürütmüş olduğu faaliyetlerin yanında, 1946 yılında çok partili döneme geçişle birlikte oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde düşüncelerin daha serbest açıklanabildiği bir ortamın doğması nedeniyle sayısız yazar Marx'ın, Lenin’in, Mao’nun, Tito’nun ve Latin Amerika’da faaliyet yürüten Che Guevera’nın eserlerini Türkçe’ye çevirdiği gibi sosyalist ve komünist eserler de yazmışlardır.

Özellikle bu tür kitapların sayısı çok partili hayata geçişle birlikte sansürün hafiflemesinden dolayı, diğer yandan, kitap basımındaki genel artışın bir sonucu olarak 1960’larda daha da artmıştır.

Bu eserlerin, Türkiye’de 1960’lı yıllardan sonra başlayacak olan terörizm faaliyetlerinin ideolojik alt yapısını oluşturduğu söylenebilir. Bunun yanında, 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu geniş hak ve özgürlüklerden aşırı sol örgütler, en iyi şekilde yararlanmışlardır. Bir yandan TKP yeniden güçlenme çalışmalarını sürdürürken, diğer yandan da yasal alanda TKP içerisinde faaliyet gösteren kadroların öncülüğünde siyasi parti, işçi sendikaları, öğrenci ve öğretmen kuruluşları oluşturulmasına çaba harcanmıştır.

Bu çabalar sonucunda 1960-1970 döneminde

Siyasi parti olarak 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP)
İşçi kuruluşu olarak Devrimci İşçi Sendikalar Konfederasyonu (DİSK), Öğrenci örgütü olarak 1963 yılında Fikir Kulüpleri (FK), daha sonra Fikir Kulüpleri’nin birleşmesiyle 1965 yılında Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) ve daha sonra da 9-10 Ekim 1969 günü yapılan FKF’nin Olağanüstü Kurultayı’nda FKF ad ve tüzük değiştirerek Dev-Genç adını almıştır. Öğretmen örgütü olarak Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kurulmuştur.
Bütün bu örgütler, birçok yeni başka isimlerle ortaya çıkan grupların “kuluçka makinesi” işlevini görmüştür.

Üniversitelerde ilk kurulan örgüt Fikir Kulüpleri (FK) olmuş ve daha sonra değişik üniversitelerin bünyelerinde kurulan bu kulüpler Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) çatısı altında birleştirilmiştir. Bu örgüt bir süre TİP’e bağlı bir organ olarak faaliyet göstermiştir. Bu sıralarda Zeki Baştımar ile birlikte Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak 1952 yılında yargılanıp mahkum edilenlerden Mihri Belli, “Milli Demokratik Devrim Stratejisi”ni ortaya atmıştır. Mihri Belli, Ankara Hukuk Fakültesi asistanlarından Doğu Perinçek’le birlikte Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu ele geçirmiş, adını değiştirip Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) koymuştur. Bu arada Türkiye İşçi Partisi de aynı tarihlerde “Milli Demokratik Devrimcilerin” eline geçmiştir.

“Dev-Genç” tam anlamıyla aşırı sol ihtilâlci metotlarla örgütlenmiş; üniversite, akademi ve yüksekokullarda işgal konseyleri kurmuş, bu arada her türlü konuyu istismar eden bildiriler, demeçler yayınlayarak, basının ve gençliğin ilgisini çekmeyi başarmıştır.

Bu gençlik örgütlenmelerinden de anlaşıldığı gibi, Marksist-Leninst örgütler, 1960’lardan günümüze kadar lise ve üniversite gençliğini amaçları doğrultusunda en iyi şekilde kullanmıştır. Gençlerin haklı ve masum istekleri istismar edilerek sokaklara dökülmüş, fakülte ve yurtlar kendilerine işgal ettirilmiştir. 1965-66 yıllarından itibaren üniversite ve yüksek okullarımızda masum öğrenci istekleri şeklinde başlatılan eylemler, 1968-69 yıllarında dersleri boykot etme, sınavlara girmeme şeklinde devam etmiştir.

Ancak, boykot ve işgallerden sonra kamuoyundan bekledikleri ilgiyi ve desteği göremeyen örgütler, bu defa kendilerini kamuoyuna güçlü gösterecek şiddet ve terör eylemlerine başvurmuşlardır.

Bu çerçevede, Dev-Genç’in içerisinde baş gösteren fikir ayrılıkları sonucunda art arda bölünmeler yaşanmaya başladı. Önce Mihri Belli, son ana kadar sürdürdüğü dengeci tutumunu bırakarak Yusuf Küpeli ve Mahir Çayan kesimi ile birleşti. Doğu Perinçek ve arkadaşları da ayrı bir grup kurdu. Daha sonraları Mahir Çayan ve arkadaşları Mihri Belli’den de koparak THKP/C terör örgütünü, Doğu Perinçek ve arkadaşları ise, TİİKP örgütünü kurmuşlardır. İstanbul’dan Ankara’ya gelen Deniz Gezmiş de yerleştiği ODTÜ’de Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO terör örgütünü kurmuşlardır.

Bu örgütler, 1970’den itibaren sokaklarda adam öldürme, gasp-soygun ve adam kaçırma gibi yasadışı eylemlere girişmiş ve gittikçe eylemlerini artırarak, özellikle büyük şehirlerimizde can ve mal güvenliğini, devletin bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit etmeye başlamışlardır.

Bu eylemlerin önlenmesi için 12 Mart 1971’de bir muhtıra verilmiştir. Bu muhtıra ile birlikte, o güne kadar büyük bir hızla devam eden terör hareketlerine karşı çok sert tedbirler alındı. THKO militanları Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan yakalanarak yargılandılar. Bunlara verilen idam cezaları infaz edildi. Sinan Cemgil ve grubu da Nurhak Dağlarında güvenlik güçleri ile girdikleri çatışmalarda ölü olarak ele geçirildi. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılarak öldürülmesi (8 Mayıs 1971), işadamları Talip Aksoy ve Mete Has’ın fidye için kaçırılması gibi ses getirici eylemler gerçekleştiren Mahir Çayan grubunun bir kısmı ölü, bir kısmı da sağ olarak yakalandılar.[60] Ancak, ordudaki alt rütbeli yandaşlarının yardımıyla cezaevinden kaçan Çayan ve grubu, 30 Mayıs 1972 tarihinde Kızıldere’de güvenlik güçleri ile girdikleri çatışmada ölü olarak ele geçirildi.

Güvenlik güçleri, 12 Mart Muhtırası’ndan sonra yasadışı örgütlere karşı düzenledikleri art arda operasyonlarla geçici de olsa ülkemizde huzur ve güvenliği sağlamışlardır. Ancak, “Türkiye’nin düzenini yıkmak, rejimini Marksist-Leninist doğrultuda değiştirmek isteyen mahkum militanlar, 18 Mayıs 1974’de devrin hükümeti tarafından alınan kararla, parlamentodan geçirilerek çıkarılan ve daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından genelleştirilen ‘Af’ ile birlikte serbest bırakıldılar.”

Genel af ile birlikte cezaevlerinden çıkan militanlar, geçmişten aldıkları dersle daha tecrübeli, bilinçli, planlı ve programlı bir şekilde faaliyetlerine tekrar başladılar. Fakat, bu defa Marksist-Leninist hareketlere karşı, sağ kesimin de örgütlenmesiyle ülkemiz, hızla sağ-sol çatışmasının içerisine sürüklendi. Bu dönemde beş bini aşkın gencimiz hayatlarını kaybetmiştir.

1978 ve 1979 yıllarında hızını iyice artıran terör hareketleri, “sağ” ve “sol”daki kamuoyunca tanınan politikacı, gazeteci ve yazarlara yöneldi. Nitekim “sağ”dan İlhan Egemen Darendelioğlu, Hamit Fendoğlu, Gün Sazak; “sol”dan da Ümit Kaftancıoğlu, Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi gibi tanınmış aydın, politikacı ve gazeteciler öldürüldü. Yine bu yıllarda terör, mezhep ayrılıklarını kışkırtıcı sebep olarak kullanıldı. Kahramanmaraş ve Çorum’da meydana gelen olaylarda bir çok insan öldü ve yaralandı.

Bütün bu yaşananlardan sonra, siyasi iktidarların ülkedeki huzur ve güveni sağlayamamalarının bir sonucu olarak, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi oldu. Müdahaleyle birlikte sol, sağ ve bölücü terör örgütlerine mensup sayısız militan yakalanarak cezaevine kondu. Bir kısmı güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmalarda ölü olarak ele geçirildi. Bir kısmı da, müdahaleyi önceden sezerek yurtdışına kaçmayı başardı.

12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ile ülkemizde terör, büyük ölçüde kontrol altına alınmıştır. Ancak, tamamen ortadan kaldırılamamıştır.[64] Bunun en önemli göstergesi, 15 Ağustos 1984’de Eruh ve Şemdinli katliamıyla terör örgütü PKK’nın faaliyetlerine başladığını ilan etmesidir. Bu tarihten itibaren bölücü terör, Türkiye’nin bir numaralı sorunu haline gelmiştir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini Türkiye’den ayırarak, İran, Irak ve Suriye toprakları üzerinde Marksist-Leninist ilkeler doğrultusunda bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmayı amaçlayan PKK[67], ilk başlarda yöre halkı tarafından pek tasvip görmemiştir. Örgüt bu durumu aşmak için, bölgenin sosyal ve ekonomik bir takım eks...liklerini istismar ederek propaganda faaliyetlerine başlamıştır. Güvenlik güçlerinin yapmış olduğu bir takım bireysel hatalar da, halkın gözünde PKK lehinde olumlu bir havanın oluşmasını sağlamıştır.

Terör örgütü PKK, çok kısa bir zamanda yurtiçi ve yurtdışından maddi ve manevi destek almayı başarmıştır. Özellikle, Adana Protokolünün imzalandığı tarihe kadar Suriye, PKK’nın en önemli koruyucusu olmuştur. Suriye’nin yanında Yunanistan da terör örgütü PKK’ya hem lojistik hem de militanlarının eğitiminde yardımcı olmuştur. Bunun en önemli kanıtı, Abdullah Öcalan’ın, Kenya’da yakalanmadan önce Yunanistan Büyükelçiliği’nde saklanmasıdır. Bu dönemde Türkiye üzerinde tarihi bir takım emelleri olan Rusya, İran, Ermenistan ve Bulgaristan gibi komşu ülkelerin de zaman zaman PKK’ya destek verdiğini Öcalan, tüm dünyaya açık olarak yapılan yargılamasında ifade etmiştir.

Terör örgütü PKK, yurtiçi ve yurtdışında aldığı bu yardımlarla sayısız terör eyleminde bulunmuştur. Bu eylemler sonucunda, özellikle 1995 yılına kadar Türkiye’yi ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan yıpratmayı başarmıştır. Bundan en büyük zararı Türkiye’nin doğusundan batısına yaşayan tüm insanlarımız görmüş ve halen de görmeye devam etmektedirler.

Terör örgütü PKK faaliyetlerine başladığında, güvenlik güçlerimizin hazırlıksız yakalandığı söylenebilir. Zira, terör örgütü PKK, küçük birliklerle vur kaç taktiği uygulayarak sivil, asker ve polis demeden vatandaşlarımızı öldürüyordu. Bunun karşısında güvenlik güçlerimiz de düzenli birliklerle mücadele etmeye çalışıyorlardı. Bu dönemde terör örgütü PKK’nın ideolojisi, amacı, stratejisi ve terör taktikleri çözülene kadar çok zaman kaybedildiğini konunun uzmanları ifade ediyorlar Nitekim, 1990’lı yıllara gelindiğinde jandarma ve polisin terör birimleri oyunu kuralına göre oynamayı öğrendi. Diğer bir ifadeyle kontrgerilla taktiklerine göre eğitildi.[68]

Bunun bir sonucu olarak PKK, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde arka arkaya düzenlenen operasyonlarla nefes dahi alamayacak bir düzeye getirildi. PKK’nın devlet aleyhinde yürütmüş olduğu propagandalara karşı, bölge halkını bilinçlendirmek amacıyla devletin bütün kurumlarıyla harekete geçildi ve bölge halkının PKK’ya vermiş olduğu destek büyük ölçüde önlendi.

Terör örgütü PKK, bölgedeki sıkışmışlığını aşmak ve halkın desteğini kazanabilmek amacıyla, kendini ilk faaliyetlerine başladığı günden itibaren Marksist-Leninist bir örgüt olarak ilan ettiği halde din istismarına başlamıştır. Bununla arzuladığı sonuca ulaşamayan örgüt, bu defa çaresizliğin bir ilacı olan intihar saldırılarına başvurmuştur. İntihar saldırılarıyla da umduğunu bulamayan örgüt, DHKP/C terör örgüt ile protokol imzalayarak Karadeniz’e açılmaya çalışmış, ancak bu girişimler de sonuçsuz kalmıştır.

Güvenlik güçlerinin geliştirmiş olduğu yeni mücadele yöntemleri karşısında içine düştüğü çaresizliği bir türlü aşamayan örgütte, örgüt içi isyanlar başlamıştır. Bunun sonucunda güvenlik güçlerinin düzenlemiş oldukları nokta operasyonlarla önce örgütün ikinci adamı olarak kabul edilen Şemdin Sakık yakalanmıştır. Suriye’ye uygulanan ps...olojik harekât faaliyetleriyle de Abdullah Öcalan, bu ülkeden sınır dışı edilmiş, gittiği Rusya, İtalya, Yunanistan’dan sonra Kenya’da yakalanarak Türk adaletine teslim edilmiş ve dünyaya açık olarak yapılan yargılanmasında Öcalan, idama mahkum edilmiştir.

Bugünkü gelinen noktada terör örgütü PKK, başı Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte hedef ve stratejisini değiştirmiştir. Bu bağlamda örgütün, silâhlı mücadele yöntemlerini bırakarak, yasal oluşumlarla siyasal alanda mücadele yöntemleri geliştirdiği söylenebilir. Ancak, terör örgütü PKK’nın silâhı tamamen bıraktığı söylenemez. Nitekim, Kuzey Irak Bölgesi’nde 3-4 bin militanını eğitmeye devam ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla terör örgütü PKK, Türkiye’nin en önemli tehdit unsurlarından biri olmaya devam etmektedir.

Dünyadaki yeni gelişmelerin de etkisiyle Marksist-Leninist ve bölücü örgütlerin yanı sıra, 1990’lı yıllardan sonra dini motifli terör örgütlerinin şiddet eylemleri artan bir oranda ülke gündemine girmeye başladığı gözlenmektedir. Özellikle Hizbullah terör örgütünün faaliyetleri ve örgütün ulaştığı nokta, 17 Ocak 2000 tarihinde Beykoz’da düzenlenen operasyona kadar tam olarak bilinmiyordu. Bu operasyonla birlikte, örgütün gerçek yüzü deşifre edilmiş, militanları bir bir yakalanmış, yeraltında kurduğu cephanelikler de ele geçirilmiştir.

Hizbullah terör örgütünün işlemiş olduğu cinayetleri öğrenen vatandaşlarımız, büyük bir tedirginlik yaşamıştır. Bu tür örgütler eliyle, Türk insanının laik-antilaik çatışmasının içerisine çekilmek istendiği de söylenebilir. Dini motifli terör örgütlerinin faaliyetleri de henüz tam anlamıyla sona erdirilebilmiş değildir.


Necati Alkan

0 yorum: