19 Mart 2009 Perşembe

Rejimsel Terör Hakkında Uzmanların Görüş ve Düşünceleri

Eğer bir araştırmacıysanız ve araştırma konunuz da "terör" ise surprizlere hazırlıklı olmanız gerekir. Çünkü terör olgusu, kişisel görüşlerden tutun da grupsal hatta bölgesel tutumlara göre farklı nitelendirilmekte ve değerlendirilmektedir.

Güneydoğu'da bulunduğum sırada, teröristler tarafından boğazından vurulmuş kız çocuğunu gördiğimde, terörün gerçek yüzüyle karşı karşıya gelmiştim. İşte o an terörün çirkin çehresini görmüştüm.

Bu aslında, gerçekle yüzleştiğim ilk randevuydu. Belgeseller için sonsuz bir hazla ve sabırsızlıkla araştırmalar yaparken solmuş kitapların renksiz resimlerinde görmüştüm terörü… Bir de, televizyon veya bilgisayar ekranın tek boyutlu sisli ekranında…

Ama bu küçük ve sessiz kız, terörü kitaplardan ve ekranlardan çıkarmış, kendi varlığıya yoğurarak gözlerime sunmuştu.

“Anlamak için gerçeği görmek” dedikleri bu olmalıydı. Bir çoğumuz, televizyon ekranlardaki kanlı terör olaylarını “tesadüfen” görüyoruz. Çaresiz insanların yaşadıkları dramı izlerken canımız yanıyor ve üzülüyoruz. Sonra spiker başka bir habere geçiyor ve az önceki puslu kederimizi de unutuyoruz…

Terörün şiddet ve yıkımını kavramak için, terör mağduruyla empati yapmak ve o bölgede yaşadığımızı varsaymak gerektiği öğrendiğim o gün, araştırmalarımı derinleştirmek gerektiği kararına vardım.

Terörü önleme konusunda, siyasi ve askeri strateji birincil önem taşır. Ancak bu üniteler, önlemler zincirinin bir halkasıdır. Bu zincirin adı ise “sosyal duyarlılıktır.” Terör konusunda ulusal bilinç ve sosyal duyarlılık geliştiremeyen bir toplum, başı boş ve bağımsız halkalar olarak kalmaktadır. Ancak bireysel duyarlılığın artarak, toplumsal duyarlılığın vücut bulması halinde halkalar tamamlanacak ve teröre karşı fiziki yada siyasi-stratejik müdahale baş vurulacak son çare olacaktır.

Çağımızın iletişim eksikliğinin en büyük faktörünün “anlam kaosu” olduğuna inanıyorum. İnsanlarımız bir birini anlamıyor. Trajik olan ise, anlamak için çaba da sarf etmiyor. Bırakın uzaktaki bir bölge insanının yaşam tarzını anlamak, en yakınımızda olan aile bireylerini bile anlamak için çabalamıyoruz. Anlamak, "kendini yerine koymak", konusunda aciz kaldıkça, sahipsiz halkalar oluyoruz... Bu halkalar her gün çoğalıyor, çoğaldıkça da dağınıklık artıyor.

Oysa terörün ideolojik kaynaklarını tüketmek için eğitimi güçlendirmek zorunda olduğumuzu hepimiz biliyoruz. Ne var ki; eğitim unsuru ile okul unsurunu dahi bir birine karıştıran bir toplum olarak bunu aşmamız kolay görünmüyor.

Sosyal bilinç edinmeyi, sadece çok kitap okumakla karıştırıyoruz. Oysa profesyonel militanlar da çok kitap okumuştur ve okumaktadır. Ama temelleri eğridir ve “hayat binaları” aldıkları taraflı öğreti ile “eğri” inşa edilmektedir. Okudukları kitaplar, bu “eğri binayı” yükseltmekten başka bir işe yaramamaktadır. Temel eğitimin salt kitapların sarı yapraklarında saklı olduğunu düşünmekle hatanın en büyüğünü yapıyoruz.

Eğitimli olmayı, uyanık olmayla karıştırıyoruz ama, Ülkemiz üzerinde oynanan dış kaynaklı tiyatrolar hakkında fikir geliştiremiyoruz. Bir adım ileri gitmek için üretemiyoruz ve üretmeyince de sermayeden yemeye başlıyoruz… En büyük sermayemiz ise özgürlüğümüz…

Hâl böyle iken, başı boş bırakılan gençlerin dinamiğini istismar eden teşekkülere fırsat veriyoruz. Sosyal rahatlığın verdiği psikolojik boşluk içerisinde, teknolojinin kendi tuzağına çektiği hipnozla büyüleniyoruz. Söylemde her zaman; “bütün ülke bizim!” diyoruz ama, gerçekte sadece kendi küçük dünyamızda yaşıyoruz. Gençlerimiz tüm harçlıklarını muhteşem cep telefonlarına ve karmaşık elektronik cihazlara acımadan yatırırken, diğer yandan “istediğimiz her şey nasılsa elimizde” diyerek, üretmekten aciz, dış sermayenin dayattığı kolaylıklarla avunuyoruz.

Bütün bu sözlerimden şunu anlayabilirsiniz; “Siyasi, sosyal ve bilimsel bilincimizi geliştirmiyoruz, çünkü şu an hipnozdayız!”

Traji-komik hikayelerin çokça anlatıldığı Türkiye’de, insanlarımız hayâl ürünü, bol silahlı ve kanlı yerli dizilerle kendi hayâl ülkelerini süslerken, gerçek terörün gerçek mağdurları hâla yaşıyor, siyasi ve sosyal duyarsızlık tüketilmeyi bekliyor. Bir yandan fiziki terör bir yandan gizli siyasi terör; içinde üreyecek zayıf yerler arıyor ve terör örgütleri otoritenin gücü karşısında barınmaya çalışıyor.

Büyük güçlerin, küçük oyuncakları olan terör grupları “büyük oynamaya” soyunuyor. Bunun sonucunda; giderek derinleşen ekonomik ve sosyal açıklar onların işine geliyor. Bunca vehametin ve acizliğin arasında birileri bize A.B.’yi hatırlatınca; birden uyku mahmuru gözlerimiz aralanıyor ve “Bizden iyisini mi bulacaklar! Elbette alacaklar, biz büyük bir ülkeyiz!” diyerek umut oyunları oynuyoruz.

Pamukkale Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr.Muhammed AKDİŞ; “Avrupa Birliği Virajında Güneydoğu Sorunu ve Bölücü Terör” başlıklı konuşmasında şunları söylüyor;

“ Türkiye AB yolunda hızla ilerlerken muhtemel kriz noktaları da ufukta görünmeye başladı. Belki de Türkiye’nin AB üyeliğini veya AB içindeki statüsünü kendi çıkarlarına aykırı gören çevreler ellerindeki kartları yavaştan gösterme gereği duydular. Gerçekten bölge üzerinde uzun vadeli emelleri olan bazı kesimler için Türkiye’nin bir huzur ve refah adası olması her zaman büyük bir sorundur. Bu sorunu ortadan kaldırmak için yıllardır ellerinde tuttukları kartları da bulunmaktadır.

Türkiye’nin güneydoğu sorunu veya başka bir ifadesi ile kürt sorunu aslında hep büyük devletlerin emelleri doğrultusunda gelişmiştir. Türkiye 1984-2001 arasındaki süreçte yaklaşık 30 bin can ve 100 milyar doları bulan bir ekonomik kayıp yaşamıştır. Bundan kim yarar sağlamıştır? Büyük devletlerin bu sorunu kaşıyan ve destekleyen davranışlarına Devletimizin derin refleksleri de eklenince teröre malzeme sağlanmış ve sorun kısır döngülere sürüklenmiştir. Terör örgütü elebaşısının yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi sanki sorunun çözüldüğü gibi bir izlenim uyandırmıştır. Ancak Türkiye’nin AB ile olan anlaşmazlık pürüzlerini gidermesi, Türkiye ekonomisinin istikrarlı bir sürece doğru gitmesi ve yaz sezonu ile birlikte turizmdeki umutların artması bölücü terörü yeniden hareketlendirmiştir. Yalnız bu defaki ortaya çıkış hiçbir şekilde ne bölgenin yararına ne bölge insanlarının taleplerine ne de genel anlamda Türkiye’nin demokratikleşme eksikliklerine yönelik bir tavır olarak görülememektedir. Bu yüzdendir ki, az çok olayı görme durumunda olan kendi sempatizanı siyasiler ve aydınlar da sözümona ateşkesin devamı çağrılarını dillendirmeye başlamışlardır.

Bir kere şu gerçeği bölge insanının tüm çıplaklığı ile görmesi lazımdır: Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda aldığı mesafeler kesinlikle terörün bir sonucu değildir. Hatta bölücü terör en fazla bölgeye ve bölge insanına zarar vermiş, ekonomik olarak bölgeyi körelttiği, bölge insanını göçe zorlayarak mağdur ettiği gibi demokratik açılımların da önünü tıkamıştır. Demokratik açılımlar gündeme geldiğinde, hep bölücü terörün döktüğü kan ve akıttığı göz yaşı öne serilmiş ve yapılmak istenen reformlar bir türlü gerçekleştirilememiştir. Dolayısı ile bölücü terörün Türkiye’nin demokratikleşmesine değil, militaristleşmesine; bölge sorunlarının çözümüne değil, bu sorunların ağırlaşmasına yol açtığı bir gerçektir. Bu nedenle bölücü terörün tam da demokratik açılımların gerçekleştiği günlerde sahne almasını bu anlamda yadırgamamak gerekir. Çünkü bu örgütün ve bu örgütü açık veya kapalı olarak destekleyen çevrelerin hiçbir zaman hedeflerinde Türkiye’nin demokratikleşmesi, güneydoğunun ekonomik olarak güçlenmesi ve tümüyle Türkiye’nin müreffeh bir toplum olması gibi bir amaç olmamıştır. Kuzey Irak’taki konuşlanma durumları ve demokratik açılımların bir bir gerçekleştiği bir dönemde teröre yeniden başlamaları dikkate alındığında bugün için bu gerçeği görmemek mümkün değildir. Zaten bölücü terörün şimdiki talepleri de dikkate şayandır: Genel af ve bölgeye ekonomik yatırım. Bu iki talep ise zaten terör ile bağdaşması imkansız amaçlardır. Bölgeye ekonomik yatırımları arttırmak için terör mü lazımdır? Peki genel af getirtmek için cinayet mi işlemek gerekmektedir?

Bölücü yapılanmanın siyasi ayakları da bence bu süreçte açık düşmüşlerdir. Başbakan’ın deyimi ile Cumhuriyet tarihinin en önemli demokratik açılımlarının yapıldığı bir iktidarı, ekonomik olarak ayakları üstünde durmaya çalışan bir ekonomiyi ve AB’ye girmeye çalışan bir süreci göz ardı ederek teröristlerle Türkiye Cumhuriyeti devletine eşit mesafade olduğunu söylemek, sureti haktan görünmeye çalışarak terörist örgütlenmeleri siyasi muhatap alıcı beyanatlar vermek, siyasi açılımları kışkırtıcı eylemlere dönüştürücü aktivitelere girişmek makul ve aklı selim ile bağdaşır hareketler değildir. Türkiye’ye yeni gerilimlere itmeyi amaçlayan bu davranışlarda iyi niyet bulmak güçtür. Evet ne kürtçe yayınların devlet televizyonlarından verilmesi, ne Zanaların tahliyesi siyasi şova dönüştürülecek konular değildir. Çünkü bunlar kimsenin zaferi değildir. Bunları zafer gibi takdim ederek tahrikçilik yapmak ise en başta bölgeye ve bölge insanına kötülük yapmaya yol açacak kapıları zorlamaktır. Hele hele bölgenin, bölge insanının ve tümüyle Türkiye’nin yıllarca sıkıntı çekmesine sebep olmuş olan terör örgütünü ve onun elebaşısını masum gösterici beyan ve davranışlar tümüyle tahrik amaçlıdır ve iyi niyetle açıklanması zordur.

Tüm bunlardan ortaya çıkan ve en öncelikle de bölge insanının anlaması gereken şudur: Türkiye sadece güneydoğu itibariyle değil, tümüyle çeşitli konularda problemleri olan bir ülkedir. Ancak bu sorunları çözme iradesi her kesimde eskisinden daha fazla bir şekilde vardır. Öyle ise Türkiye’nin girdiği bu ufuk açıcı yolda engel çıkartanlar, Türkiye’yi AB yolundan geri bıraktıracak çabalar içerisine girenler, Türkiye’nin ekonomik refahına darbe vurmak isteyenler, Türkiye’yi yine eski çatışmaların ortasına çekmeyi amaçlayanların ne bölgeye, ne bölge insanına, ne de Türkiye’nin mutlu geleceğine iyilik yapmadıkları açıktır. O nedenle de özellikle bölge insanlarının kötü niyetli bu oluşumların tümüyle dışında kalmaları, fikren, zikren ve madden bu provokatif sürece tepki göstermeleri gerekmektedir.”


Sayın AKDİŞ’in söyledikleri; bölgesel terör ve Türkiye’nin Avrupadaki değeri açısından büyük önem taşımaktadır. Terör hareketlerinin dayanakları bulunmaktadır. Bu dayanaklar siyasal otorite tarafından her ne kadar “kandırmaca” olarak nitelendirilse de, bu “kandırmaca” oyununu ortadan kaldıracak stratejiler geliştirilmesi zorunludur.

Eski A.S.A.M. başkanı ve Jeop.Strj.Arş.Bşk. Emekli Tüm General Armağan KULOĞLU, 14.07.2004 tarihli “SAVAŞ ve TERÖR” başlıklı yazısında şu sözlere yer vermektedir;

“Tabiattan kaynaklanan deprem, sel, yangın, heyelan, çığ gibi birçok afetin yanında insanoğlunun da bilerek veya bilmeyerek sebep olduğu çevre kirliliği, ozon tabakasının delinmesi, insan eliyle ormanların yok edilmesi ve bunların sebep olduğu afetler, bunlarla mücadele yöntemleri, korunma ve etkilerinin giderilmesi ayrıntıları ile incelenmektedir. Ayrıca açlık, bulaşıcı hastalıklar ve uyuşturucu gibi felaketler de günümüzde insanlığı tehdit eden sorunlar olarak ortaya çıkmıştır. Bunlarla mücadele eden kuruluşlar ve yöntemleri de önem kazanmıştır.

Bütün bunların yanında insanlığın ilk zamanlarından itibaren sırasıyla insanların, kabilelerin, toplumların ve devletlerin birbirlerine karşı üstünlük sağlamak ve menfaat elde etmek için birbirleriyle mücadele ettikleri ve mücadelenin son aşaması olarak da şiddete yani savaşa başvurdukları da bir gerçektir.

Savaşların yol açtığı felaketler, tabii afetlerin yarattığı etkilerden çok daha fazladır. Bu etkiler maddi zararlar ile birlikte insanların yaşamlarını kaybetmesi, yaralanması, sakat kalması gibi fiziki etkilerinin yanında nükleer silahların kullanılması halinde radyasyon etkisi ile ileri nesillere kadar uzanan sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Ayrıca savaşlar toplum içinde sosyal ve psikolojik yaralar da açmakta, insanları mutsuzluğa da sürükleyebilmektedir. Savaş esnasında sosyolojik ve psikolojik etkiler insanlarda sadistlik duygularını da kamçılamakta ve bu durum işkencelere dahi yol açabilmektedir. Devletlerin menfaat elde etmek ve gücü oranında hakimiyet sağlama düşünceleri, güç dengelerinin aşırı derecede kendi lehlerine gelişmesi halinde hegemonya duygusunun ortaya çıkmasına da sebep olabilmektedir. Güçsüzler ile güçlüler arasındaki fark büyüdüğünde asimetrik bir durum ortaya çıkmakta, bu defa güçsüzler güçlüler ile mücadelede şiddet ve terörü yöntem olarak seçmektedir.

Dünya nüfusu gittikçe artmaktadır. Nüfus artışına göre yeterli yatırımı yapamayan ülkeler ve bunların insanları da gittikçe fakirleşmekte bu husus açlığı, hastalığı beraberinde getirmekte ve bu da yaşamı ve sağlığı etkilemektedir. Bu toplumlar yaşayabilmek ve yaşam şartı sağlayabilmek için münferit ve kitleler halinde refah seviyesi iyi olan ülkelere doğru göç etmekte, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapmakta, gelişmiş ülkelerle mücadelede de terörü kullanmaktadır. Bu nedenle nüfus kontrolü önemli bir önleyici tedbir olarak düşünülmelidir.

Terör yöntemi ayrıca hedef ülkeleri zayıflatmak, bölmek ve rejim değişikliği yapmak maksadıyla da kullanılmaktadır. Bu yöntem de kullanılan teröristler ise fakir, eğitimsiz, ps...olojik açıdan sorunlu veya psikolojik olarak kolay etki altına alınabilen kişiler arasından seçilmektedir. Teröristler bazen etnik bazen de dini duygular ön plana çıkarılarak etki altına alınabilen kişilerden de seçilebilmektedir.

Günümüzde terör, insanlığı en çok tehdit eden acımasızca ve kolayca başvurulan bir yöntemdir. Terörün açmış olduğu yaraları en fazla hisseden bir ülke olarak, bu konudaki mücadeleyi uzun yıllar diğer ülkelere anlatmakta güçlük çektik. Ülkeler, eğer terör kendilerine zarar vermiyorsa bu konuya duyarsız kalmakta, bir gün bu terörün kendilerini de vurabileceğini düşünmemektedir. Terörle mücadelede, niteliğine bakılmaksızın bütün ülkelerin müşterek mücadele yapması ve ortak hareket etmesi kaçınılmazdır. Son yapılan NATO zirvesinde bu konuda müşterek bir karar alınmıştır. Ancak karar metninde uluslar arası terör dikkate alındığından, Türkiye’nin yıllardır mücadele ettiği PKK örgütü ile mücadelesine verilecek destekte, bu terörün uluslar arası olup olmadığı konusunda bir takım yorumlar söz konusu olabilecektir. Ayrıca bu terörün kendilerine zarar verip vermediği ve bunun kendi menfaatlerine kullanıp kullanmayacakları da dikkate alınabilecektir. Ülkelerin ve özellikle ABD’nin bu örgütü kendi terör listelerine almaları yetmemekte, bu konuda Türkiye’ye verecekleri siyasi, psikolojik ve fiziki destek önem kazanmaktadır.

Genel anlamda terörle mücadelede, kısa vade için etkin ve entegre bir istihbarat ağının teşkil edilmesi ve kullanılması, güç kullanarak teröristlerin etkisiz hale getirilmesi, caydırıcılığın sağlanmasının en geçerli yöntem olduğu düşünülmektedir. Orta ve uzun vadede ise nüfus kontrolünün sağlanması, az gelişmişliğin önlenmesi, bu ülke ve bölgelere eğitim götürülmesi ve bu konuda imkan sağlanması, refahı temin edecek yatırımlar yapılması, bu bölgeler ile iyi bir iletişim kurulması ön planda tutulmalıdır. Bir gün dünya, ulaştığı nüfusu besleyecek ve yaşatacak durumda olamayacaktır.”

Sayın KULOĞLU, burada önemli bir noktanın altını çiziyor; savaş ve terörün toplumsal ve evrensel platformdaki sonuçları…

Evet, terör durmaksızın vurma alışkanlığından vazgeçmiyor ve çoğu zaman, bu yöntemlerini haklı nedenlere dayandırmak için siyasal bir platform arıyor. Peki terör uygulayanlar yalnızca silahlı muhalif gruplar mı? Bunu bir yöntem haline getiren büyük güçler yada küçük devletler var mı?

Haftalık Aksiyon dergisinin 518.Sayısında Erhan BAŞYURT’a konuşan dönemin İsrail’in Dışişleri eski müsteşarı, İsrail’in son maslahatgüzarı Alon Liel, 1993-2003 tarihleri arasında Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin çok iyi olduğunu; Başbakan Erdoğan’ın İsrail’i “terör devleti” diye tanımlamasından sonra gerilemeye başladığını, Erdoğan’ın açıklamaları devlet politikasında bir değişiklik olduğunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’i “terör devleti” olarak niteleyen açıklamalarının, iki ülke arasındaki siyasi atmosferi menfi etkilediğini söylemiştir.

İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkiler dönem dönem gerilmeye devam ediyor. İsrail’in Filistin Politikası ve büyük stratejisinden en çok etkilenen devlet hiç şüphesiz Türkiye’dir. Ancak Türkiye; uluslar arası platformda söz sahibi olmak için hatırı sayılan devletleri üzmeme politikasını uygulama konusunda zaaf göstermeyen bir ülkedir.

İsrail ile Türkiye arasındaki askeri veya siyasi bağların kopartılmasının, Türkiye açısından fayda getirmeyecek olduğu, bununla beraber ilişkilerin tüketilmesinin Türkiye’nin uluslar arası ortamda egemen olma açısından sakınca doğuracak bir girişim olduğu değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme doğrudur ve geçerlidir.

İsrail’in bugünkü durumu gözetildiğinde, askeri ve siyasi stratejisini dünya üzerinde uygulama konusunda ne denli başarılı olduğu anlaşılmaktadır. Günümüzde Ulusal güç ve Egemenlik; büyük nüfus yada büyük topraklarla değil, büyük stratejilerle sağlanmaktadır ve İsrail bu gücü ve egemenliği kabül ettirmek için meşru saydığı yöntemleri uygulamaktadır.

Amerika ile müttefik olmak olumlu bir stratejidir. Bu Türkiye açısından, evrensel bir başarıdır. Ancak Amerika’nın stratejik ortağı olmak ve senatosunda söz sahibi olmak ise daha büyük başarıdır. İsrail bu kararlı stratejisini uygulamakta kusursuz bir başarı göstermiştir. Çünkü, insan hakları, eşitlik ve ulusal mahremiyet gibi olguların dünya üzerindeki egemenlikte yeri yoktur. Haklı olan değil, güçlü olan kazanmaktadır ve İsrail gücünü, kararlı stratejisinden ve Amerika’dan almaktadır.

Tüm bunlara; İsrailin Filistinlilere, Amerika’nın ise Irak halkına uyguladığı sınırsız saldırılara karşı, içlerinde yer almak için çırpındığımız A.B.’nin sessiz kalmasını da ekleyecek olursak, bu devletlerin savaş politikalarından neden vazgeçmediğini anlayabiliriz


Doğan ERBAŞ

0 yorum: